Var ya, Türkçe Off…

-          Slm :) nbr?

-          İi, sndn?

-          Aynı… Napyon?

-          Dershane olayı :(

-          Yazık sana, biz “what’s up cafe”de alemlere akıyoruz.

-          Kaçarsam takılırım.

-          Sonra sinemaya gitmece, gelsene.

-          Hangi film?

-          Mavi Gözlü Dev, Nazım Hikmet diye biri hakkında, şair miymiş neymiş, trend topic olmuş.

-          Ok bkrz, ama akşam evdeyim, Sülüman var.

-          O kim?

-          Hürrem’in kocişi.

-          Off tarih, very banal. Ben Kuzey’e hastayım, yıkılıyo…

-          Onu da ipad’den izliyorum

-          Vayy, ipad yaptın yani? Cool…

-          Tabe kanki, sende yok?

-          Bende istyrm, peder alcak (de bitişik)

-          Sende alki, ordan çet durumuna girelim (de ve ki bitişik)

-          Ok, insist edicem bu akşm.

-          LOL… Süpppper, si yu.

-          KİB… Si yu…

Feyza Hepçilingirler, “Türkçe Off” kitabını yazdığında dahi daha fazla kelime, daha fazla öz Türkçe ile konuşuyor, yazıyorduk sanırım.

Şimdi ise kelime bile olmayan kısaltmalarla kısalttık dil becerimizi.

Kitap okumak mı?

O kadar çözülmesi gereken test kitabı varken ne kitabı? Kim vakit bulacak?

Yeni nesil çocuklara, “akşam ne yiyelim” diye değil:

a)    Sebze

b)    Et

c)    Balık

d)    Hiç biri

e)    Hepsi

Diye sormak gerekiyor cevap alabilmek için.

Zira muhakeme yeteneği değil, test mahareti ve hızı önemli olan.

Çünkü Cumartesi ve Pazar dahil, sabahın köründe sırtında koca bir çantayla; kursa, derse yetişmeleri gerekiyor.

Sürekli zamanla yarıştıklarından, iletişim kurmak için seçtikleri kelimeler de ilk gençlikleri gibi yitip gidiyor aynı hızla.

Bir ağaca dahi tırmanmadan orman mühendisi, hiç kitap okumadan dil bilimci, tek bir uçurtmaya kanat takmadan uçak mühendisi oluyorlar.

Tüketim hızları da artıyor, kendilerinin tükendiğinin farkına varmadan.

Hayatı, dili, sevgiyi, parayı, çocukluğu, gençliği hızla harcıyorlar yaşayıp yaşamadıklarını, gerçekte ne istediklerini anlayamadan.

Sonra da gazetelerde haber: “YGS’de Türkçe puanları düşük, çünkü paragraf soruları geçen yıllara göre uzundu”

Paragraf mıydı uzun olan, zamanları mıydı kısa olan?

Yoksa sindire sindire, keyifle okumaya, dahası okuduğunu anlamaya zaman bırakmadan onları seçeneklere boğan sistem miydi hatalı olan?

a)    Saçmalıyorum

b)    Belki doğruyum

c)    Kesinlikle haklıyım

d)    Hepsi

e)    İşin gücün yok mu, sana ne?

TSA (Sisteme Uygun Kısaltma Yaptım)

21 Nisan 2012

 

 

Angaralı Olmak…

Hani İstanbullular “Ankara’nın en güzel yanı, İstanbul’a dönüşü” sözünü pek sever ya, ben de sapsarı, fırtınalı bir Ankara havasında, 35 yıllık ömrümün yarısını geçirdiğim Ankara’yı anlatayım istedim.

Sıkıcı derler, kasvetli derler Ankara için…

Bir şehri tanımak için, bir şehri yaşamak gerek oysaki…

Ankara, olması gerekip de sizde olmayanı spot ışıkları altında vadeden bir şehir değildir, İstanbul gibi…

Neyse odur…

Ben hep İstanbul’u 5 yıldızlı bir tatil köyüne, Ankara’yı ise taşra pansiyonuna benzetirim.

5 yıldızlı tatil köyünde “her şey dahildir”, sınırsız hizmet sunar. Sizi de kısıtlamaz, ister parmak arası terlikle gezersin, istersen pullu payetli elbiselerle.

Eğlence, müzik boldur. Gidip de kafamı dinleyeyim diyemezsin, ortama uyum sağlarsın. Diğer yandan elini tutup dans ettiğinin, takım arkadaşı olup da maç kazandığının adını bile bilmezsin çoğu zaman.

Otelden dışarı çıkma ihtiyacı duymazsın, çünkü her şey elinin altındadır, dışarıdaki dünya önemsizleşir senin için.

Taşra pansiyonlarında ise, yemek 3 öğündür, saatleri bellidir. Belli bir düzeni vardır, erken gideyim de açık büfede yer kapayım derdine düşmezsin.

Bir gece kalsan, pansiyon sahibinden diğer konuklara hatta ortalıkta gezinen kedi, köpeğe kadar herkesin ismini, dahası hayat hikayesini öğrenirsin.

Eğlenceni kendin yaratırsın. Daha çok sohbet eder, daha çok okur, daha çok izler daha çok keşfedersin çevreni ve olduğun yeri.

Yıllar önce Ankara ve İstanbul hakkında bir yazı okumuştum.

“İstanbul’da deniz olduğu için, insanlar rahatlıkla yüzünü denize, sırtını diğerlerine dönebilirler, ama Ankara’da hep yüz yüze bakmak zorundasın, insanlara sırtını döneceğin, kaçıp gideceğin bir deniz yoktur” diyordu yazıda.

Doğrudur…

Ankara’da insanlar kolay kolay birbirlerine sırtını dönmez, dönerse arkasındakini incitmekten korkar; yüzünü dönüp kaçacağı bir denizi yoktur çünkü.

Bu arada denizi olmayan Ankara’da en güzel deniz ürünleri yenir.

Mezesi de siyasettir, mutlaka ülkeyi kurtarırlar ikinci kadehten sonra.

Bayram ziyaretine gider, komşunun çocuğunun yalnızca hangi okula gittiğini değil, derslerinin nasıl olduğunu da bilirler.

Ankaralılar tuhaftır, 3 kişi bir araya gelse hemen sıra olur. Nitekim acelesi yoktur “bugün git, yarın gel” felsefesine alışıktır.

20 dakikalık mesafeye “çok uzak” der; trafikte yarım saat beklese söylenir.

Ama “dikkat siyasetçi çıkabilir” uyarısına ve trafiğin ona göre yönlenmesine aşinadır, çünkü çevresi her daim resmi plakalı araçlarla doludur.

Kendisi de resmidir, markete bile takım elbiseyle gider neredeyse.

Siyah, gri ve lacivert dolabının başköşesindedir. Siyah takım elbisesi olmayana Ankaralı denemez kolay kolay.

İstanbullu farklı renklere alışıktır, Ankaralı farklı milletlere; çünkü her milletten Elçiliğe ev sahipliği yapar.

Pek çok rengin içinde kendi karanlığına bürünmüşlerin aksine; gri bir şehre bin bir renk sığdırır Ankaralı.

Az gördüğü güzel havanın, sahip olamadığı denizin kıymetini bilircesine sarılır kış güneşine dahi; hemen mutlu olur.

Kış ayında pastırma yazına; şimdi olduğu gibi baharda çıkıp gelen apansız fırtınaya bile coşkuyla karşılık verir.

Çünkü hayat kolay değildir grilere bürünmüş Ankara için ve o nedenle çabucak uyum sağlar grisi bol Ankara insanı, her renge, her duruma…

Güzeldir, Angaralı olmak…

Aidiyettir, kalabalıklar içinde yalnız kalmamaktır…

Sırtını yaslamak, güven duymaktır…

Başkentin göbeğinde Anadoluluğunu yitirmemektir…

Birbirini tanımak, gerçekten dinlemek, sevince ve derde ortak olmaktır…

Fırtınalarda aynı çatının altına sığınmak; gökkuşağını aynı sevinçle paylaşmaktır…

Denizi, manzarası yoktur ama sıcaklığı vardır Ankara’nın; yalnız bırakmayan sarıp sarmalayan dostluğu vardır.

Cumhuriyetin başkenti olmasının gururu vardır…

Ben Angaralı değilim, ama mutluyum Angaralı gibi hissetmekten…

İstanbul’un her türlü cazibesine, gücüne, ateşine, rengine, ışığına inat; gri bir şehirde bin bir rengi yaşıyor olmaktan…

Yorucu her İstanbul seyahatinden sonra bir “yuva”nın beni beklediğini bilip, koşarak dönmekten…

Türkan Şanverdi Avcı

18 Nisan 2012

Toplums(an)al Günlük…

Sabah uyan, bir gözün kapalı bir gözün açık iken telefonundan facebook ve twitter’ı kontrol et.

Mutfağa git, çayı koy, su kaynarken sanal alemlere tekrar bak ve takipçilerine “günaydın” de ki, uyandığını bilsinler.

Hala uyumakta olan kocanı, profilinden dürt, hissetmediyse sanal çimdik yolla.

Birkaç eşe dosta omlet tarifi sor, çok becerikliysen hazırladığın kahvaltının resmini çek, paylaş ve takdir gör.

Çocuğunun okulunun internet sayfasına gir; kış ayındaysan okul tatil mi diye, hava güzelse gezi var mı diye kontrol et, ona göre giydir.

Hava çok soğuk olsa da çok sıcak olsa da fark etmez, mutlaka söylen.

Kapıdan çıkarken “ne güzel oldun evladım” demeyi ve hemen bir fotoğrafını çekip profiline yüklemeyi unutma. Bu arada google’dan bir nazar boncuğu resmi bulup ekle de, kimsenin profili kalmasın çocuğun üstünde.

Sabah tantası bitti mi?

Gazete ve haberlere göz at. Gündemle ilgili verilecek mesajlarını toparla ve hemen yaz. Senden önce davrananlar olduysa boşuna uğraşma, onları “beğen” ve paylaş.

Kız, küfret, ağla ama yeter ki sanal dünyanın “banal”i olmamak için, bir gün öncenin haberlerine bulaşma.

Hazırlanmaya başla, ne giyeceğin konusunda kamuoyu desteği al.

Yola çık, trafikte beklerken hesabına bağlan ve yine söylen. Hiç trafik yoksa ne kadar şanslı olduğunu herkese duyur.

Ofiste çok fazla işin olduğundan bahset, kimse de sormasın “öyleyse facebook’ta, twitter’da ne işin var” diye; sana acısınlar, destek olsunlar.

Öğle yemeği için nerede olduğunu göster; ya da yine kamuoyu yoklaması yap, ne yiyeceğini sanal halka sor.

Gün içinde arkadaşlarının doğum günlerini kutla, bebeklerine maşallah tak. Çok istersen dokunmatik cihazınla sünnetlerinde kirve bile olursun, yeter ki kendine inan.

Arada birkaç özlü söz yaz, şiir ya da yazı gönder, birkaç kişiye dolaylı yoldan laf sok.

İş çıkışı, yine trafiğe söylen; bu arada akşam ne yapacağın konusunu danış.

Eve geldiysen, gününün nasıl geçtiğini anlat herkese.

Ne yemek yapacağını düşünme, sor gitsin…

Hasbelkader, senin önceliklerin dışında ülke gündeminde yeni bir şeyler olduysa tepkini belirt, yorum yap, sessiz kalma; toplumsa(na)l konularda bireys(an)el görevini yerine getirdikten sonra nispeten rahatsın.

Eğer dışarı çıktıysan, fotoğraflarını çek, gönder; böylece ne kadar çok eğlendiğini göster. Kimlerle olduğunun bilinmesi için onları da etiketle.

Merak etme, yanındakiler kendileriyle ilgilenmiyorsun diye kızmaz; senin fotoğraflarının altına yorum yazıyorlardır o sırada. “Akıllı” telefonu olmayan biri mi var ortamda? Yok canım, öyleleriyle görüşmeyecek kadar akıllısındır herhalde.

Dışarı çıkmayıp da evde kaldıysan, izlediğin dizilerle ilgili görüşünü kendine saklama, herkesle paylaş. Fatmagül’ün suçu ne, baklava faydalı mıdır, Hürrem mi yoksa Mahidevran mı haklı diye sor, soruştur.

Sen evdeyken gezip tozanları kıskan, ama belli etme, “beğen” mutlaka.

Uyumadan önce herkese “iyi geceler, öpsün sizi yedi cüceler” mesajını ilet.

Yatmadan; kullandığın diş macunundan, sabundan, yataktan, şampuandan, kremden şikayetçi isen paylaş.

Gönül rahatlığı ile sanal dünya için istirahat vaktine geç.

Gece su içmeye ya da çişe kalkarsan, sen uyurken  neler olmuş göz ucuyla kontrol et; sonra feystirhate yat.

Artık uyu uyuyabilirsen, uyuyamazsan da bize haber ver; buradayız bekleriz…

Türkan Şanverdi Avcı

13 Nisan 2012

İnci Kefali…

Sevgili Oğlum,

Tıpkı doğum gibi, ölüm de yaşamın bir gerçeği.

Belki de aslında en açık mesajı bize Yaradan’ın; “kendini fazla önemseme, dönüp dolaşıp geleceğin yer, benim yanım” mesajı.

Ama ne yalan söyleyeyim, bazen bu mesajın fazla erken yerine ulaştığını hissediyorum.

Öyle insanların öyle erken kayıplarını yaşıyoruz ki, “ne acelen vardı?” demeden edemiyorum.

Bazen düşünüyorum, anlatacak çok şeyi amma velakin zamanı az olduğu için mi böyle erken yoruluyor bedenleri, yoksa anlattıklarını anlamaktan aciz insanların duyarsızlığı mı incitiyor yüreklerini?

Neticede, iyiyi, güzeli, doğruyu gösterenler genelde erken gidiyor.

Tıpkı Türk filmlerinin “kötülere bir şey olmaz” klişesini doğrularcasına…

Onlar için bir tabirim var benim biliyor musun?

Kendimce “İnci Kefali” diyorum onlara.

Sen bilmiyorsun henüz, akıntıya karşı yüzen, hatta kanatlanıp uçan İnci Kefallerini.

Ama anlatacağım sana ilerde…

Onlar ki, her türlü zorluğa karşın mücadele etmekten yorulmadan, akıntıya ters yüzen Vanlı çılgın balık sürüsü…

Onlar ki, “senin düzenin bana vız gelir, ben neslim için, çocuklarım için sana bile kafa tutarım” diyen dik başlı, sınır tanımaz asiler…

Huzur bulamazlar durgun sularda; kabul etmezler, yetinemezler ona sunulanla, inadına inadına giderler.

Çünkü bu mücadelenin ardında, engin denizler olduğunu bilirler; en azından hissederler derinlerde bir yerlerde.

Çoğu bu uğurda telef olur ama “olsun be, yılmadım ya, boyun eğmedim ya akıntıya, yaşamım karşılığı savaştım ya” derler.

Kimi zaman bir yazar, kimi zaman şair, kimi zaman akademisyen, kimi zaman siyasetçi, kimi zaman komşumuz sıradan bir vatandaş, sıra arkadaşımız belki…

Hep bir İnci Kefali dikilir insanoğlunun basmakalıp, önyargılı, korkak, hesaplı benliğinin karşısına.

Umudumuz olur, yarınlara dair…

Kahkahamız olur, en derin yaralarımızda…

Utancımız olur, bencilliğimiz karşısında…

Hayal gücümüz olur, yapamadıklarımız ama aslında yapabileceklerimiz için…

İnancımız olur, doğruların varlığına dair…

Aynamız olur, sahtekarlığımızı yüzümüze vuran…

Nedenimiz olur, insan gibi yaşamayı hatırlatan…

Bir ömür boyu karşımıza çıkan İnci Kefalleri derstir anlamasını bilene; engel tanımamak, pes etmemek, mücadele etmek için.

Dilerim hep görürsün çevrendeki İnci Kefallerini; dahası onlardan biri olursun.

Akıntıya boyun eğmeyenlerden…

Kendinden, inancından, doğrularından, vicdanından taviz vermeyenlerden…

Gün gelip başaramasan da “ben en azından denedim” diyebilenlerden…

Annen

Türkan Şanverdi Avcı

10 Nisan 2012

Yaş 35, Yolun Başı…

Sevgili Oğlum,

Yarın itibarıyla 35 yılı geride bırakmış olacağım.

Ben çocukken, 30’lu yaşlardaki annem babam ve arkadaşları bana çok yaşlı gelirdi. Ne 30’u, 20’li yaşlar bile çok uzaktı.

Ama şimdi, 60’larını yaşayanlara genç dediğime göre, demek ki ben de yaşlanmışım.

35 yıllık yaşamımda neler mi öğrendim?

Bir kere en sağlam dostlukların çocuk yaşta edindiklerin olduğunu gördüm. Her türlü kompleksinle birlikte büyüdüğün, çıkarsız, beklentisiz, hesapsız dostluklar…

Pamuk ipliğine bağlı ilişkilerin, arkadaşlıkların aksine “arka taşım” diyerek gönül rahatlığı ile sırtını yasladıklarınla.

Beğenmediğimiz, eleştirdiğimiz, kızdığımız anne babalarımızın değerini, kendimiz çocuk sahibi olunca anladım. Bir çocuk, bir insan, dahası bir ruh yetiştirmenin ne zor olduğunu algıladım.

Duvarda asılı diplomaların insanı “adam” yapmadığını, asıl cehaletin yürekte olduğunu gördüm.

Mutluluğun en büyük başarı, sağlığın en büyük zenginlik, vicdanın en büyük güç olduğunu öğrendim.

İnsanları asla tanıyamayacağımı kabul ettim, “ne söylersen söyle karşındakinin algısıyla sınırlısın” sözünü defalarca test ettim.

O yüzden “Tanrım bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için güç, değiştiremeyeceklerimi kabul etmek için sabır ve ikisinin arasındaki farkı anlamak için akıl bahşet” diye dua ettim. Ki itiraf etmeliyim, bu konuda yeterince akıllı olamadım.

Yaşanan hiç bir şeyin nedensiz olmadığını, en dibe çöktüğümü düşündüğüm anlarda bile bir çıkış yolu, bir ışık olduğunu öğrendim.

Asık suratlara inat, kocaman içten bir kahkahanın insanı nasıl güçlendirdiğini, tazelediğini fark ettim.

Evet oğlum, artık 35 yaşındayım, şaire kalırsa yolun yarısı, bana kalırsa daha başı.

Çünkü artık, neyi isteyip neyi istemediğimi daha iyi biliyorum.

Keşke’lere daha az takılıyorum.

“Olsaydı, olmasaydı” ne olurdu demek yerine, ben yaptım oldu diyorum.

Sevilmek yerine, sevmeye önem veriyorum.

“Hayatta her şeyin insana dair” olduğunu kabul ediyor, kesin hükümler, yargısız infazlar yerine anlamaya çalışıyorum.

Daha çok özür diliyor, daha çok affediyorum.

Ama kimseye de hak ettiğinden fazla değer vermiyorum, “ne kadar ekmek, o kadar köfte” diyorum.

Negatif enerjilere, asık suratlara kapımızı da hayatımızı da kapatıyorum.

Daha güzel, daha zayıf, daha akıllı, daha başarılı, daha becerikli, daha zengin olmayı istiyorum elbette ama her yeni gün de sahip olduklarım için şükrediyorum; en çok da baban ve senin için, ailemiz için.

Ufak tefek şeylerle günümü karartmak yerine, keyif almaya bakıyorum.

Çünkü doğduğum için, sen doğduğun için, yaşadığımız ve yaşadığımızı hissettiğimiz için çok şanslıyız gün yüzlüm.

Her geçen yılda bunun değerini daha çok anlıyor, hissediyorum.

O yüzden yolun yarısında değil, başındayım daha.

Birlikte güzel günlere…

Annen

Türkan Şanverdi Avcı

5 Nisan 2012

Oğlumu Siyasete Hazırlıyorum…

Son günlerde kendime bir önemli bir görev edindim.

Oğlumu siyasete hazırlıyorum.

İşe öncelikle fiziksel hazırlıktan başladım.

Yakın ve uzak dövüş sporlarını öğretiyorum.

Uçan tekme ile nasıl kafa atılır, boğaza yapışmış elden nasıl kaçılır, üzerine fırlatılmış ayakkabıdan kurtulurken bir yandan da nasıl imza atılır onları gösteriyorum.

Tabii bu süreçte eğitici filmlerden ve programlardan da destek alıyorum.

Evde hep Meclis TV açık; ayrıca bol bol Karate Kid izliyoruz ki, bir taraftan “cilalarken” diğer taraftan muhalife nasıl “patlatılır” öğrensin.

Pinokyo’ nun burnu uzamadan, Kırmızı Başlıklı Kız kurdun gerçekte anneannesi olduğunu anlamadan, Uyuyan Güzel uyanmadan, kıskanç Kötü Kraliçenin elmasını yiyen Pamuk Prenses kurtulmadan televizyonu kapatıyorum.

Sonra maazallah kafasına yanlış fikirler girmesin.

Sözlü dövüş sanatı üzerinde de çalışıyoruz elbette.

Kelime hazinesini “şerefsiz, ahlaksız, sütü bozuk, vicdansız, kalleş, cahil, dinsiz, soyguncu ve benzeri” sıfatlarla zenginleştirmeye çalışıyorum.

Parfümümü değiştirdim, biber esansı sürüyorum, beslenme çantasına da mutlaka bir adet limon koyuyorum. Böylece biber gazı ve limonun ilişkisi hakkında şimdiden fikir sahibi olmaya başladı.

Okuldan eve geldiğinde, elimde hortumla kapıya çıkıp onu bir güzel ıslatıyorum. Suyun tazyiki biraz az ama olsun, neticede önemli olan teorik bilgi.

Her gün ona öğüt veriyorum.  “Oğlum, çaktırmadan arkadaşını it, elindeki oyuncağı al, sonra da git öğretmenine şikayet et” diye.

Fikirlerini soruyorum, ona seçim hakkı tanıyorum ve mutlaka tam aksini yapıyorum.

“Biz demokratik bir aileyiz, şikayetin ne ise” söyle diye sorup, cevabını alınca, “anneler ne derse o olur, cezalısın” diyerek onu odaya kapatıyorum.

Ardından Sevgili Beyime gidip “çok üzülüyorum bu çocuğun ağlamasına, cezasını kaldıracağım ama odanın anahtarı nerede bulamıyorum” diye dert yanıyorum.

Yolun karşısına nasıl geçeceğini anlatıyorum.

“Önce sola, sonra sağa bakacaksın. Yolun ortasında durup bekle ki, gerekirse tekrar sola bak, eğer müsaitse sağdan sağdan devam et, bekleme yapma”

Ama hakkını vermeliyim, hızlı öğreniyor.

Artık oyuncağı kırıldığında “dış mihrakların oyunu, ben bir şey yapmadım” diyor.

Yaptığım yemeği görüp de pizza siparişi veren babasına “Anne, milletin iradesi bu yönde” diye destek oluyor.

Dolaptaki bütün çikolatayı bitirip “ben hep seni düşünüyorum, anlamıyorsun, onları yiyip de kilo alma istiyorum” şeklinde savunuyor kendini.

Bir şey istediğinde ya da ona kızacağım bir durum olduğunda “ama ben seni çok seviyorum” diyerek gözlerini kırpıştırıyor.

“Anne, oğlum ne şahane diye hava atma, tweet at” uyarısıyla beni teşvik ediyor.

Sanırım doğru yolda ilerliyoruz…

E o zaman?

Durmak yok, yola devam…

Türkan Şanverdi Avcı

3 Nisan 2012

 

 

 

 

 

Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti

Beni de bu güzel havalar mahvetti…

Öyle ki, evkafta memur olsam şu dakika istifa edeceğim.

Çocuk olsam şimdi, sokakta tek kale maç yapsam gazozuna, annem kızsa yine “Erkek Fatma mısın sen?” diye.

Öğrenci olsam, dersi kırıp sevdiğimle çimlere yayılsam; sınav falan düşünmeden.

Berduş olsam, şapkamdan yastığımla banka kıvrılsam, mis gibi deniz kokusunu içime çeksem uykumda…

Bir asi keçi olsam sürüsünden kaçmış… Dağ tepe dolaşsam, gökyüzünün mavisini, yeşilin kokusunu sindire sindire.

Minik bir yelkenli olsam; rotası açık denizler, kaptanı martılar olan…

Salaş bir balıkçıda çayırkeyif olsam, nedenli nedensiz gülüp sonra da memleketi kurtarsam ikinci kadehte…

Sarmaşık olsam, beton duvarlar arasında inatla kendime yol açsam…

Avare olsam, elimde çıkınım, içinde iki lokma azığım diyar diyar gezsem…

Nehir olsam, dağlara taşlara hayat vererek çağlasam…

Gökkuşağı olsam; yağmurun bereketini toplasam da narin bir süzülüşle toprağı renklendirsem…

Bir sokak kedisi olsam; kasabın dükkanı boş bırakacağı anı kollasam pür dikkat…

Güneşin altına serilmiş mayışık bir sokak köpeği olsam…

Rakı şişesinde şaşkın bir balık olsam; şaire ilham veren…

Cıvıl cıvıl kahvaltı sofralarında, dost sohbetlerinde geçse zaman…

Sorumluluklar, dertler, üzüntüler mola verse biraz…

Unutsak yerlerde sürüklenen öğretmenleri…

Bir yerlerde bir çocuğun şehit olduğunu, bir çocuğun babasız kaldığını öğrenme ihtimaliyle başlamasak her yeni güne…

Çocuğumuz ağaçlara tırmanıp düştüğünde ağlasa yalnızca; korkuyu şiddeti tanımasa minicik yürekleri…

Bilsek keşke, çocuğu başında çaresizlikle ağlayan tek bir ana bile olmadığını…

Sadece “özledim” diye arasak sevdiklerimizi ve yürekten inansak her daim bizimle olduklarına, can olduklarına…

Ne anlamsız toplantılar, ne iş, ne para için kaybedemeyecek kadar kıymetli olsa zamanımız…

Maskelerimizden arınsak, olduğumuz gibi görünmenin de göründüğümüz gibi olmanın da hafifliğini yaşasak doyasıya…

Sevginin içine nefret, arkadaşlığın içine ihanet karışmamış olsa…

Su kadar berrak, bembeyaz bir bulut kadar dingin olsa hayatımız…

Yaz günü uçuşan perdeler gibi huzur verse bize benliğimiz…

Utanmasak insan olmaktan, “sözde insanların” ayıplarının yükünü taşımasak içimizde…

Kana kana yaşasak üç günlük ömrümüzü; ruhlarımız kanamadan, yaralarımız kabuk bağlamadan…

Mucizelere, sonu güzel biten masallara inansak…

Yıldızlı bir gecede gökyüzüne bakıp dilekler dilesek, avucumuzun içinde sıcacık bir elin varlığı ile ısınarak…

Yarının endişesini taşımadan, sadece şu anın kıymetini bilsek…

Kavgayı kini yok sayıp; sarılsak, öpsek, koklasak, dokunsak, görsek ve bütün hücrelerimizde hissetsek hayatı…

Ve bir gün demir almak vakti geldiğinde bu limandan, virgüller yerine delikanlıca, sağlam bir “nokta” koyabilsek ömrümüze…

Diyorum ya…

Beni bu güzel havalar mahvetti…

Türkan Şanverdi Avcı

30 Mart 2012


Şehitler Ölmez, Kapsamı Genişler…

Şehitlik yasası, daha kapsamlı artık…

Şehitlik, gazilik, malullük kapsamı genişletiliyor. 

Bingöl’de şehit edilen Hatice artık kanunen de şehit sayılacak.

Geride kalanlara sahip çıkılacak diye az da olsa avunmalı mıyız bilmiyorum.

Peki, ama 2007 yılında şehit düşen bir askerin, cenazesinden 8 gün sonra anasına ulaşan mektubunu hatırlayınca nasıl avunurum?

Bunca yıldır aklımdan çıkmadı o sözler, bir yumruk oldu düğümlendi boğazımda.

“Bugün de ölmedim anne… Anneciğim, seni üzdüysem, özür dilerim. Sizlerin değerini askerlikte anladım. 3 ayın sonunda inşallah size kavuşacağım, dualarınızı eksik etmeyin…”

Dualar eksik olmadı…

Mektup kavuştu bekleyenine, ama ya yazan…

İşte en çok o anda üzdü anasını, üstelik belki de ilk defa hiç suçu yokken…

Ne anasının her gece göğe yakarışı, ne de karısının sevdası durabiliyor sel olmuş namertliğin önünde…

“Beni merak etme aşkım, seni çok özlüyorum, nöbette hep seni düşünüyorum. Aşkından deli oldum, seni çok seviyorum. Askerden sonra bana bir çocuk verirsen çok sevinirim, dünyalar benim olur. Allah nasip eder de çocuğumuz olursa inşallah sana benzer…” diye yazmıştı karısına…

Hangi aşk sözcükleri böylesine dokunur bir yüreğe?

Zihnimde hep o askerin anası, hayaliyle avunduğu sevdalandığı karısı…

Sevdiğine benzemesini düşlediği ama doğma şansı bile verilmemiş çocuğu…

Aklım da kalbim de yetmiyor anlamaya, nasıl bir sabır gerekir ki dayanabilmek için?

Hangi şehit yasası teselli eder, yüreklerdeki bu acıyı?

Yine dizildi al bayraklı tabutlar yan yana…

Oysa kavuşmak hayalleri vardı, hasret kokulu…

Sevdiklerine sarılacak, çocuklarını kucaklayacak, analarının babalarının ellerini öpeceklerdi.

Belki o akşam bir bardak rakı koyacak, yıldızları bunca zaman sonra yine keyifle izleyeceklerdi kavun ve peynir eşliğinde…

Sabah erkenden silah sesiyle değil, mis gibi demlenmiş çay kokusuyla uyanacaklardı…

Olmadı…

Genç kızların sevda türküleri sustu, çocukların oyunları bölündü, ihtiyarlar kahvede boynunu büktü…

Minicik çocuklar, ağlayarak babalarının tabutuna koştu, hangisinin babası olduğunu dahi bilmeden, niye onu bırakıp gittiğini anlamadan.

Biz belki yarın unutacağız ama dinmeyecek geride kalanların gözlerindeki, gönüllerindeki yaşlar…

Biliriz, yine “vatan sağ olacak” ama kalan canlar hep yarım olacak…

Merdi namerdi savaş her yerde, her kılıkta…

Ama anaların, evlatların gözyaşları hep aynı renk…

Üstelik o gözyaşlarının sayısı artıyor, kapsamı genişliyor her geçen gün…

Kanunen hakları savunulsa da, malulen büyüyor isyanım…

Avunamıyorum, mutlu olamıyorum…

Türkan Şanverdi Avcı

21 Mart 2012

İki Heceli İnsan Türü…

Sevgili Oğlum,

Sana hep söylüyorum, insanoğlu çeşit çeşit.

Hayatın boyunca pek çok türü ile karşılaşacaksın.

Ben büyük bir kısmını, “iki heceli” tür olarak nitelendiriyorum, kısaca.

Misal “yap kaç”çılar vardır, bunlar öyle akıllı ve sinsidir ki, teflon tava misali hiçbir suç hiçbir hata üzerlerine yapışmaz. Ortalığı bir güzel karıştırıp, sonra da “ben ne yaptım ki” diye kenara çekiliveririler.

Kimi zaman ahlaksızlık yaparlar, kimi zaman katil olurlar, ama hep bir yolunu bulurlar suçlarından sıyrılmanın.

“Yap kaç” ile “sat kaç”lar zaman zaman birbirine karışır, lakin neticede iki tür de aklanır her daim.

“Kap kaç”çılar desen, malum şehir yaşamında her an karşımıza çıkıp bizi, malımızı, canımızı tehdit ederler.

“Yat kap”çılar, hiç çalışmadan, üretmeden, emek sarf etmeden, herkesten çok kazanır, nasıl olduğunu anlamaz, sadece şaşarsın bu duruma.

Günümüzde çok popüler olan bir diğer tür ise “yaz kap”çılar. Güç kimdeyse, yani iktidar ya da para kimdeyse ona yakın yazıp, her türlü imtiyazı kapanlardır kendileri.

Bunun tersi ise “yaz yat”çılar. Yazdıkları için, düşündükleri için, daha fenası düşündüklerini yazıp, herkesle paylaştıkları için, sonu belirsiz yatarlar hapiste.

Halbuki “yat yaz” olsalar, oturdukları yerde rahatça ense yapacaklar, haberleri yok.

“Yap işlet”çiler desen, neyi yapıp işlettiler ise, bir süre sonra devrederler nasıl olsa.

Muhterem babana kalırsa, bir de benim gibi “yap kak”çılar varmış. Yani her yaptığı iyi şeyi insanın kafasına kakanlar.

Elbette “benim gibi kadını bulmuşsun da hala söyleniyorsun” diye diklendim ona. Ya da onun tabiriyle kaktım.

Ama bugünlerde benim bile tanımlayamadığım yeni bir tür çıktı ortaya.

“Yak kaç” türü…

Ki kendilerine halk dilinde “zamanaşımı” türü de demek mümkün.

Bunları tanımlamaya iki kelime az geldi benim için.

O nedenle “yak, aş, kaç” türü demeyi uygun gördüm.

2+1 heceli bu yeni insan türünün ilk harflerini birleştirince de nedense “YAK” kelimesi çıkıyor ortaya.

Artık tesadüf mü dersin, annenin art niyeti mi bilemem.

Lakin tanımlamakta zorlandığım bu yeni tür için “ülkemize hayırlı olsun” diyorum ben de nacizane.

Ve yalnız ve yorgun ve yanmış ülkeme gönderiyorum sevgilerimi…

Annen

Türkan Şanverdi Avcı

15 Mart 2012

4+4+4 Sistem için 1+1+1 Aile Modeli…

Epeydir yazmıyorum ama inanın ki nedeni var.

Üçü bir arada kahveye yeni alışmış bünyem, bugünlerde üç dörtlük eğitim sistemimizi anlamak için çaba gösteriyor.

Çok uğraştım, hatta dört döndüm, lakin dört başı mamur bir izahat üretemedim.

Elimde kalem, kağıt, hesap makinesiyle beni gören Beyim dört köşe; sanıyor ki aile bütçemize nasıl katkı sağlarım, onu düşünüyorum.

Halbuki rakamların mevcut anlamlarını dahi çözememişken, “bir iki üçleeeer, yaşasın dörtler” uygulaması nedir acep, onun peşindeyim.

Ben ki, 4 çarpı 4 arabaları ilk gördüğümde, “böyle yazacaklarına niye doğrudan 16 yazmamışlar” diyen bir rakam özürlüsüyüm.

Nasıl çıkayım, futbol taktiği gibi görünen eğitim sistemimizin içinden?

Bakıyorum, ön yıkamalı program gibi, üç aşamalı eğitim.

Benim zamanımda, yaş 7 oldu mu giderdik ilkokula, ardından ortaokul, lise ve kısmetse üniversite.

Üniversitenin 4+4+4 sistemini de, “bak evladım, önünde 4 yıl var, birini bul evlen. Siyasete sakın bulaşma, en az 4 yıl yersin. Mezun olunca da 4 yıla kadar iş bulursun inşallah” şeklinde özetlemek mümkündü.

Şimdi ise, kafam karmakarışık…

34 yaşındayım, yani 30+4.

Birinci dördü buradan tutturdum.

3,5’tan, neredeyse, 4 yaşında bir oğlum var.

Bu da ikincisi…

İlk dörtte ben gitsem, ikinci dörtte de oğlum, geriye kalan üçüncü dördü ne yapacağımı bilemiyorum.

Aile olarak 4+4+4 eğitim sistemine nasıl dahil olacağımızı bulamadım bir türlü.

Bildiğiniz gibi değil, kafayı fena bozdum, er ya da geç anlayacağım.

Bu arada “acaba yakında bedellisi çıkar mı, hani 2+2+2 şeklinde, Burdur’da kısa dönem yapmak mümkün müdür” diye de düşünmüyor değilim.

Neticede, işin içinden çıkamayınca, her zaman olduğu gibi kanaat önderim, yüce Bilgem Sevgili Beyime danıştım.

Malum, kendisi dört dörtlük adamdır

Bana dedi ki “Hiç üzülme karıcığım, Başbakanımızın dediğini uygular iki çocuk daha yaparız. Her biri dörder yıl okula gider, böylece 4+4+4’ü tamamlarız”

Dört buçuktan cort olacaktım ki, bu çözümü duyunca derin bir nefes aldım ve rahatladım.

Artık 1+1+1 aile yöntemimiz sayesinde, 4+4+4 eğitim sistemimizi çözebilirim kanaatindeyim, nitekim.

Türkan Şanverdi Avcı

12 Mart 2012


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 640 other followers