Sevgili Oğlum,

Sen henüz miniciksin, yolun başındasın.

Ama ben yaşlandığımı hissediyorum. En çok da sevdiklerimi, aile büyüklerimi, dostlarımı birer birer yitirdikçe…

Büyüdükçe, ölümle daha çok yüzleşiyor insan.

Her yeni kayıp haberinde hem biraz daha yaşlandığımızı düşünüyor, hem de “sırasız, zamansız ölüm” yaşamayalım diye teselli buluyoruz.

Sanki “sıra”nın ne olduğunu biliyormuşuz gibi.

Daha çok yeni bir haber aldık. Anneanne’nin 20 yıllık arkadaşını yitirdik.

Sen onu hiç görmedin, o da seni görmedi. Ama çok iyi tanıyordu seni ve beni.

Annemin can dostu, yol arkadaşıydı.

Çünkü o ikisinin ortak hayalleri, idealleri vardı.

Bütün vakitleri, bütün enerjileri “kendileri gibi” görmeyen kör çocuklar, insanlar içindi.

Onların ayrı okullarda, yalnız, mutsuz, eğitimsiz kalmamaları için sesli kütüphaneler kurmak, yardım toplamak, görme engelli olmayan çocuklarla aynı sıralarda birlikte eğitim görmelerini sağlamaktı tüm dertleri.

Ama bunu anlayamazdım ki çocuk aklımla.

O benim ilk kıskançlığımdı…

Annemi deli gibi kıskanırdım ondan, çok kızardım benim yerime onunla zaman geçirmesine.

Kendilerinden başkaları için bir şey yapmanın tatminini, ışığa hasret gözlerin yüreklerini aydınlatma çabalarını nasıl anlardım bebeğim?

Tek derdim, annemi paylaşmamaktı.

Evet, “o” benim annemi almıştı benden…

Ama yine “o”, annemi vermişti bana.

Gözleri çok az gördüğü için özgüvensiz, mutsuz bir hayat süren, yetersizlik duygusuyla dolu annemi alıp; ona kendinden daha kötü durumdakileri ve aslında “ışığı görebildiği, okuyabildiği” için ne denli şanslı olduğunu öğretmişti.

Kozasından “o” çıkardı annemi.

Kırdığı bir bardak, döktüğü yemek için ağlayan kadından; bugün “körlüğü” ile dalga geçebilen bir kadın yarattı.

Bakmakla, görmek arasındaki farkı öğretti bize.

Dimdik ayakta duran, kendiyle ve hayatla kafa bulan, yeri geldiğinde “hadi len” diyebilen bir kadın bıraktı geride.

Evet “o” benim ilk kıskançlığımdı.

Üstelik çok zor, kaprisli bir kadındı.

Ve ben ondan daha zor, kaprisli, kıskanç bir çocuktum.

Çok kavga ettim annemle “onun” yüzünden.

Ta ki bir yetişkin olup da bir insanın, annem dahil başka insanların hayatlarında ne denli farklılıklar yarattığını anlayana dek.

İşte o zamanlar düzeldi ilişkimiz.

Bilse de bilmese de hep teşekkür ettim ona.

Çocukluğumda çaldığı annemi, yetişkinliğimde en yakın dostum yaptığı için.

Aslında neler hissettiğini, nerelere kırıldığını hiç anlayamadığımız tüm zamanlarda sabahlara kadar anneme sunduğu dostluk için.

Kendi komplekslerimden arınıp, onların neler yaşadığını görmemi sağladığı için.

Gördüğümü sandığım halde gerçekte ne denli “kör” olduğumu öğrettiği için.

Kendimden başka hiçbir şey düşünmediğimde; binlerce çocuğa sunduğu umutla beni utandırdığı için.

Bu bir itiraf mektubu oğlum…

Hayatındaki ilk kıskançlığı içinden atması yıllar süren annenin, sana itirafı bu.

Bilmiyorum, Şükran Teyze beni affetti mi?

Ama tek dileğim, gittiği yerde hep özlemini yaşadığı ve yeryüzünde binlerce insana sunduğu “ışığı” doya doya görmesi.

Güle güle Şükran Teyze, sonsuzluğunda “ışığın” bol olsun…

3 Eylül 2010

Reklamlar