Sevgili oğlum,

Sana yazmayalı çok zaman oldu.

Ama inan öyle tatsız ki her şey, ben de “dünya, ülkemiz kötü oğlum ama biz ailecek çok iyiyiz çok şükür” demeyi sindiremedim bir türlü.

Artık ne gazete okumak, ne haber izlemek istiyorum.

Seni nasıl bir dünyanın beklediği düşüncesi korkuya sürüklüyor aklımı, ruhumu.

Nasıl koruyacağız biz seni, hiç bilmiyorum.

Canım oğlum…

Ben palyaçoları neden sevmem biliyor musun? Çok korkarım çünkü…

Onca boyanın, o kadar güldürme çabasının ardına ne gizlendiğini bilemem… Bir şey ne kadar alacalı bulacalıysa gerçeklikten o kadar uzaktır bana göre…

Maskesiz olsun isterim yüzler…

İster nefretle baksın isterse aşkla, ama yeter ki “perdesiz” olsun gözler…

Birkaç yıl önce bir haber okumuştum; “gay” yani eşcinsel olduğu için istifası istenen ABD’li bir senatör hakkında…

Havaalanının tuvaletinde yan kabindeki polis memuruna ilişki teklif ederken yakalanmıştı. Haberin bana göre ilginç olan yanı; o senatörün aşırı muhafazakar olarak bilinmesi ve özellikle de eşcinselliğe şiddetle karşı çıkmasıydı.

Yani aslında içinde var olan şeyin, dışarıda yok olması gerektiğini savunmuş ve bu görüşlerinden dolayı destek bularak seçilmişti…

“Mış gibi” yaşıyordu…

Çevremiz öylesine çevrili ki böyle insanlarla ve maskelerinin ardına sakladıkları gerçek kimlikleri gün gelip de nasıl saçılıyor ortalığa görsen…

Anlamak ne mümkün gün yüzlüm?

Üzerimize büyük gelen elbiselerle, ya da ayağımızı sıkan ayakkabılarla bile rahat edemeyen bizler, ruhumuza uymayan kimliklerle ne kadar kolay yaşıyoruz…

Başkası olmaya bu kadar yakınken, “kendimiz” olmaya ne denli uzak duruyoruz…

Ondan mı bizim dışımızdakilerin yaşadıklarına, acısına da bu kadar kolaylıkla “başkası” oluyoruz merak ediyorum…

Ve acaba ondan mı diyor şair?

“Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var…
Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var…”

Ah bebeğim…

Bütün bunları anlayamayacak kadar küçüksün henüz…

Tanrı’nın bize emanet ettiği tertemiz bir ruh, bir bedensin…

Gücümüz, ömrümüz yettiğince koruyacağız elbette seni.

Ama biliyorum ki bizim en önemli görevimiz sana “vicdan”lı bir adam olmayı öğretebilmektir.

Çünkü içindeki “vicdan” kalbine, Tanrı’ya en yakın olduğun noktadır oğlum.

Onun sayesinde insana, hayvana, taşa, toprağa Yaratan’ın tüm eserlerine kendine duyduğun sevgiyi ve saygıyı duyarsın; incitmekten çekinirsin…

Ellerin duaya kalkmışken, kalbinde kötülük barındırmazsın…

Bilir misin, kötüler hiçbir yerde saklanamaz der Epikür, çünkü ne kadar saklansalar da “vicdanları” kendilerini buldurur onlara.

Ruhunun, yüreğinin en büyük esareti olur; rahat huzur vermez…

O yüzden senin içine “vicdan” ve “sevgi” tohumlarını ekebilirsek, aklınla ve ruhunla her daim baharı yaşayacağını biliyorum.

Evet doğduğun dünya karmaşık ve kötü bebeğim ama ben Tanrı’nın huzuruna kul hakkıyla çıkanların cezasız kalmayacağına yürekten inanıyorum.

Sevgiye inanıyorum, sevmeyi bilen yürekli insanlara inanıyorum…

“Vicdan”larımız üzerindeki tozların elbet bir gün silineceğine ve dünyanın, ruhlarımızın, kalplerimizin, insanlığın huzur bulacağına inanıyorum…

Sen de inanacaksın bebeğim…

Böylece en karanlık, en ıssız yerlerde bile kendin için “evren” olacaksın.

Aklınla, yüreğinle, vicdanınla kendi benliğini ve çevreni aydınlatacak; karanlığa da karanlığın bekçilerine de geçit vermeyeceksin…

Gerekirse topunla camlarını kıracaksın, insan kırıklarıyla dolu sokakların… Ama “can” kırıklarına yol açmayacaksın pervasızca…

Hiç unutmayacaksın; “yiğit” olan vicdan taşır yüreğinde…

Senin için, geleceğimiz için en büyük dileğim bu bebeğim.

Ve bu inançtır, beni maskelerle çevrili bu dünyada umutsuzluktan koruyan…

Annen
9 Şubat 2011

Reklamlar