Etiketler

Son günlerde çocukla dışarıya, özellikle de akşam yemeğine gidilir mi gidilmez mi tartışmalarını okuyorum.

Ben de olaya sadece politik yönden değil, bazı yazarlar gibi bir açıdan da aile terbiyesi yönünden bakılması gerektiğini düşünüyorum.

Zira bana göre çocukla akşam yemeğine de, meyhaneye de, tiyatroya da, konsere de, tatile de gidilir.

Ama tıpkı yetişkin olamamış insanlar gibi, çocuk olmayı unutmuş fırlamalarla değil bir etkinlik, asansörde dahi yan yana bulunmak istemiyorum açıkçası.

Benim de bir oğlum var, henüz iki yaşında.

Kendi çocukluğum ile onunki arasındaki farkları sıralamak mümkün değil.

Çünkü onlar müthiş bir bilgi kirliğine maruzlar.

Televizyon ve bilgisayar ekranlarında gördükleri hayal dünyası içinde sıkışmış, kurgu hayatları yaşar vaziyetteler.

Hiçbir şey için yaratıcılıklarını kullanmaya ihtiyaç duymuyorlar, hiçbir şeyin özlemini çekmiyorlar, sokakta oynamayı bilmiyorlar.

Ne yetişkin ne de çocuk olamadıkları bir Araf’talar.

İçlerindeki enerjiyi atamadıkları, rol modelleri kurgulanıp da önlerine sunulan kişiler olduğu için de moda tabirle hepsi “hiper aktif”.

Atlıyorlar, zıplıyorlar, birbirlerini dövüyorlar, tecavüz ediyorlar, öldürüyorlar.

Düşünsenize, bizler ana babamızın yanında ayak uzatıp oturamazdık bile, terliğin bir teki havaya kalktı mı boynumuzu büker giderdik odamıza.

Lakin onlar ekranlarda babalarına “şerefsizzz” diye baltayla saldıran gençleri izleyerek büyüyorlar.

İlgimiz, vaktimiz, sevgimiz yok diye paraya, teknolojiye boğduk onları da bir nebze olsun vicdanlarımızı rahatlattık.

Zaten artık alamayız, paramız yok demek ne mümkün; “madem beni doğurdun, yapacaksın” cevabıyla karşılaşıyoruz.

“Saatli Marifet Takvimlerimizle” hangi saatte ne yiyeceğine, hangi kursa gideceğine karar veren ama sarılmayı unutan; sanki karşımızdaki çocuk değil de bitirmemiz gereken bir projeymiş gibi davranan “sözde” modern anne babalarız biz.

Biz, yani ailelerimize diklenmenin ayıp olduğu öğretilen çocuklar, sandık ki çocuklarımız korkmadan her istediklerini söyleyince demokrat anne baba oluyoruz.

“Büyüyünce ne olacaksın” şeklindeki sorulara bile “”bunun sizi ilgilendirdiğini hiç sanmıyorum” diyen çocuklar büyütmeyi marifet belledik.

Neymiş, indigo çocuklarmış, kristal çocuklarmış…

Hadi oradan; basbayağı terbiyesi eksik, saldırgan, şımarık çocuklar yetiştiriyoruz.

Her şeyi olan ama saygıyı bilmeyen, bencil, mutsuz, tatminsiz çocuklar yetiştiriyoruz.

Bizim görmediklerimiz onun olsun, gördüklerimizi o yaşamasın diye “görgü” yoksunu kör çocuklar yetiştiriyoruz.

İşte o zaman ne evde ne de sokakta huzur kalmıyor.

Uçakta uyumaya çalışırken arkanızdan okkalı bir tekme yiyor, alışverişte ya da yemekte çevrenizde tepinenlerle ağlayanlarla başınız şişiyor.

Bu çocuklar büyüyüp de hayata atıldığında da aynı egoistlikle aynı tatminsizlikle hem kendi hayatlarını hem de diğerlerinin hayatlarını tüketen birer duygusal vampire dönüşüyor ne yazık ki.

Sonra da “ne biçim adam, ne biçim kadın” diye kızıyoruz.

“Bir memleketin yükselmesi ev ve aile muhabbetine bağlıdır” demiş Charles Dickens.

Sizce yükseliyor muyuz, yoksa kendi çevresinde dönüp de her şeyi herkesi yutan bir sarmala mı dönüşüyoruz gün geçtikçe?

3 Ocak 2011

Reklamlar