Sevgili Oğlum,

Sana kadınlarla ilgili yazdıktan sonra bazı arkadaşlarım, özellikle de erkek olanlar “tabii sen kadınsın, kadınları yazarsın, kolaysa erkekleri anlat” dediler.

Haklılar, ben erkekleri anlayamam kadınları anladığım kadar.

Ama biliyor musun? Bir erkeği tanımak için önce yanındaki, hayatındaki kadına bakarım.

Özellikle sen doğduktan sonra çok daha fazla emin oldum ki bir erkeğin kişiliği, hayatı, duruşu üzerinde en büyük rolü kadınlar oynar.

Kızdığımız, aşık olduğumuz, inandığımız, güvendiğimiz, küfrettiğimiz erkekleri hep biz kadınlar yetiştiriyoruz aslında.

Annesi, karısı, sevgilisi, kardeşi, arkadaşı, ortağı… Bir şekilde etki sahibi olur, ruhlarındaki yolların ne yöne akacağını belirler.

Çok baskın kadınların yanındaki sessiz, sünepe erkek de; ezik kadınlar yüzünden erkekliğini matah sanan erkek de hep bir kadının izini taşır hayatında.

Sevmeyi de nefreti de, güveni de ihaneti de, gülmeyi de ağlayamayacak kadar taş kalpli olmayı da kadınlar öğretir erkeklere…

Şartlar ne olursa olsun hep değiştirmeye ya da kalıplara sokmaya çalışırız sevdiğimizi, oğlumuzu, babamızı…

Onlar da ruhlarına, bedenlerine dar gelen o kimliklerde boğulurlar zaman zaman.

Sessizce mağaralarına kaçarlar…

Yanımızdayken gözleri dalıp gider uzağa…

Kimi zaman yüreklice kapıyı çekip giderler…

Kimi zaman “ben sana layık değilim” benzeri yalanları kendilerine maske yaparak bizim vazgeçmemizi beklerler.

Kimi zaman çok kimlikli, çok eşli hayatlar yaşarlar… Evinde “mış” gibi yaparlar…

Bu bir kısırdöngü aslında…

Mutsuz, tatminsiz kadınlar mutsuz erkekler yaratır ve ikisi birlikte mutsuz kızlar, oğlanlar…

Kaçak güreşler, karşılıklı oyunlar, perdeli bakışlar, yorgun yürekler…

Evet, ben sana erkekleri anlatamam oğlum…

Ama bir anne öğüdü istersen hayatın boyunca hep “mutsuz, güvensiz” kadınlardan uzak durmanı tavsiye ederim.

Onlar kendi mutsuzluğunda tüketir seni…

Ve sen de o yorgunlukla üzersin hiç hak etmeyen kadınları…

Hayatına giren bütün kadınların gözlerine bak… Orada görürsün aşkı da sevgiyi de, ihaneti de yalanı da…

Kim olursan ol, nerede hangi konumda bulunursan bulun ama sadece kendisiyle ilgilenen, kalabalıklar içinde yapayalnız bir egoist olma…

Dinle, izle, yaşa, hisset hayatın sana sunduklarını

Ve bir kadını şaşırtmak istiyorsan “dürüst ol”…

Tıpkı çocukken “ben bu yemeği yemek istemiyorum” dediğin gibi dürüstçe “ben burada, seninle olmak istemiyorum” diye söyle karşındakine, öncelikle de kendine…

Yokluğunun sonucundan korkup da varlığında daha fazla acı verme…

Kaçma, yalanlara sığınma…

Sakın aklından çıkarma oğlum…

Erkeklik, yiğitlik ne bilekte, ne silahta, ne parada ne de güçtedir…

Sadece ama sadece yürektedir, beyindedir…

Başkaları ne derse desin aldırma…

Seviyorsan peşinden gitmekten, başkasını sevdiysen söylemekten, sevilmiyorsan saygı duyup gitmekten, üzülüyorsan ağlamaktan, korkarsan söylemekten çekinme…

Ne beraberken ne de gün gelip ayrıldığında “eşim, sevgilim, kadınım” dediğin birinin onuruyla oynama; oynanmasına da izin verme…

Ve bir gün sen de baba olduğunda sakın yalnız bırakma çocuğunu…

Gerekirse sevdiğinden, hayatından, işinden, kendinden bile vazgeç ama çocuğundan isteyerek, bilerek vazgeçme…

Asla unutma babanı gördüğünde senin gözlerinin nasıl parladığını; 3 gün seyahate gitse bile onu nasıl özlediğini…

Kendi ruhundaki yaralara çocuklarınla pansuman yapma… Hayatındaki hesaplaşmaların faturasını onların geleceklerine kesme…

Mert olmak, yürekten sevebilmek, inancını yitirmemek, “adam gibi adam olmak” aykırı olmaktır gün yüzlüm…

Sen bakma başkalarının “erkek adam şöyle olur, onu yapmaz” demesine…

Aldırma kimseye… Yürekte ve beyinde “yiğit” ol sen…

Pencerelerini kapat bütün kalıplara, tanımlara…

Çünkü ancak aykırı, inatçı kardelenler karda dahi güneşe uzanacak bir yol bulur…

Ve o yüzden o kadar kıymetlidir, eşsizdir kardelenler…

Dilerim sen de asi bir kardelen ol sevdiceğim…

Boyun eğmeyen, vazgeçmeyen…

Karlı dağlarda insanın yüzünü gülümseten, içini ısıtan…

Annen
12 Temmuz 2010

Reklamlar