Akıl almaz derecede acı, acımasız, vicdansız, vahşi, kanlı bir dünyada “insan” olan aldığı nefesten utanıyor.
Ne savaşın onuru kaldı ne de insanın merhameti.
Öyle çoklar, öyle gözleri dönmüş ki sanırsın bir savaş oyunundalar ve karşılarındaki geçmeleri gereken bir seviyeden ibaret.
Can değil, masum değil, yaşlı değil, kadın değil, çocuk değil, bebek değil…
Önümde bir kanlı salıncak fotoğrafı duruyor…
Dün gece Gazze’de bombalanan hastanenin bahçesinde bugün çekilmiş.
Üzerindeki barut izlerinin kokusu genzime, çığlıklar kulağıma doluyor sanki.
Dün orada bir çocuk vardı; korkunç bir Cehennemin ortasında, yine de çocukluğunu yaşamaya çalışıyordu.
Sırtını arkaya yaslamış, ayaklarını gökyüzüne uzatmış, tıpkı uçacakmış gibi…
Korkuyla da olsa minicik bir gülümseme yüzünde…
Belki kalbinde bir umut yarına dair, belki olanı biteni anlamayacak kadar küçük ve yanında sıra bekleyen bir başka çocuğa hınzırca bir bakış sadece.
Bu sabah o çocuk orada değil, ardında ise bir kanlı salıncak…
İnsan denen yaratığın kötülüğünün sonu ve sınırları yok.
Hiroşima’da da karanlık ve kanlıydı gözleri, Halepçe’de de, Bosna’da da, Cezayir’de de, Kıbrıs’ta da, Almanya’da da, Kongo’da da….
Onlar ardında hep boş salıncaklar bıraktılar.
Ve renksiz gözyaşları…
Çünkü rengi yoktur gözyaşının…
Her dilde, her dinde, her ırkta aynıdır…
En çok da masumların gözyaşlarıyla ıslanıyor bu dünya…
Savaşın, terörün, zulmün gerekçesine kimse inandıramaz beni.
Koca koca devletlerin, koca koca insanların, koca koca makamlarında yaptıkları açıklamalar umurumda bile değil.
O boş, o kanlı salıncaklardır yüreğimdeki isyan ve kederin nedeni…
Ve sesini duyuramamış renksiz, masum milyonlarca gözyaşı…