O kadar uzun zaman olmuş ki yazmayalı…

Daha doğrusu yazdığımı paylaşmayalı…

Çünkü ben güzel şeyler yazmak istiyorum, neşeli anılar, coşkulu hayaller, umutlu mutlu bir gelecek…

Gözlerinin içi gülen çocuklar, hayatının baharında en büyük derdi aşk acısı olan gençler, akşam sofrasında kahkaha atarak gününü anlatan aileler, torunlarına güzel masallar anlatan büyükler…

Oysa tam tersine ne kadar keder, ne kadar acı, ne kadar gözyaşı, ne kadar korku, ne kadar kaygı, ne kadar öfke yüklüyüz.

Bugün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı…

İçim buruk, kalbim kırık…

Çocuklarımızı düşünüyorum…

O kadar zor ki bir çocuk yetiştirmek, ilmek ilmek işlemek, vicdanlı ve iyi bir insan olması için çaba sarf etmek, aklınla kalbinle ruhunla tüm mesaini ona ayırmak, sonrasında hayata salmak…

Ve tüm bu çabanın nihayetinde huzur içinde olamamak, yüreğinin içinde sürekli kovmaya çalıştığın bir endişe ile yaşamak.

Neden bu hale geldiğimizi düşünüyorum.

Sonra kendi çocukluğumu gençliğimi düşünüyorum.

Basit, sıradan yani aslında tam da olması gerektiği gibi…

Mesela biz çocukken tablet, telefon, teknoloji yasakları yoktu. Terli terli soğuk su içmek, hava karardıktan sonra sokakta kalmak, bayramda fazla şeker yemek yasaktı.

Sosyal medya konu komşu, sansür “elalem ne der” idi.

İlkokula yürüyerek gider gelirdik ve kim ne olursak olalım evimizin en yakınındaki devlet okuluna. Varlıklı, itibarlı olmak neredeyse ayıp sayılırdı, göze sokulmazdı. Kim neymiş bilmez, ilgilenmezdik de. Bitlendiğimizde ayrılırdık sadece.

Sofraya küsülmez, dede ajansın başını alacaksa çıt çıkarılmazdı.

Ah o 23 Nisanlar, ne büyük heyecandı. Dünyanın dört bir yanından gelmiş çocuklarla Halit Abimizi izlemek, onların arasında olmanın hayalini kurmak.  Sokak kortejlerine, bayram kutlamalarına, lunaparka gitmek…

Adam Olacak Çocuk nesliyiz biz… Fenomen olmak demek Barış Abinin programına çıkmaktı. Adam olmak lafına hiç takılmadık, şimdiki kavramlar da yoktu belleğimizde çünkü. İşadamı, bilim adamı değil “insanı” de; kadını ötekileştirme falan düşünmezdik. Anne, kadın, kız kardeş zaten değerliydi ki.

AVM görmedik, hafta sonları maç ve banyo günüydü. Sabahları bizimdi, çizgi film saatiydi çünkü. (Hala evimde robot yardımcı hayalini kurduran Jetgiller, senin de alacağın olsun) Sonra da ailecek Cenk Abi kutusunu açsın diye beklerdik.

Ramazan’da tekne orucu tuttuk, pide kuyruğuna girdik, TRT’de Hacivat Karagöz izledik; Nurhan Damcıoğlu’nun kantosundan gözümüzü alamadık. Bayramda harçlık ve şeker peşine düştük, evden gizli gizli tatlı aşırdık.

Aynı şekilde yeni yılda da kocaman yılbaşı sofralarına oturduk. Gece 12’ye kadar dansöz bekledik, tombala oynadık, kestane pişirdik, bu senede de piyango çıkmadı diye üzülüp ertesi gün tüm Türkiye ile birlikte talihli biletinin sahibini merak ettik.

Şimdiki çocuklar gibi yuvada, ilkokulda İngilizce öğrenmedik ama mesela benim okuduğum lisede hazırlık sınıfını bitirmeden yani İngilizce öğrenmeden ortaokula geçemezdin.

Öğle yemeğini okulda yerdik, parasıyla değil bu arada. Ben bu yaşımda hala kadınbudu köfte ve dalyan köfte sevmem çünkü kötü yaparlardı. Kötü mü olsun hiç olmasın mı derseniz kötüyü tercih ederim.

Lisede çok kırdık okulu yalan yok, ama öğretmenlerimize karşı saygımızda bir gün kusur etmedik. Kristal, elmas, pırlanta, zümrüt çocuklar değildik zira hiç birimiz. Tek ayaküstünde de durduk, disipline de gönderildik. Yarım puanlık not için yalvardık ki takdir, teşekkür belgesi alalım.

Yapay zeka ile ödev yapan gençler olmadık. Meydan Larousse ya da Ana Britannica önünde iki büklüm olmuş “yatay” zekalardık, birebir kopyasını geçirmeyelim, kendimizden yorum katalım da Hoca anlamasın diye.

Ergen triplerimizi anlamayan ebeveynlerimiz, okul gezisi için izin koparmak, hoşlandığımız kişiye açılmak,  iyi bir üniversite kazanmak, benim kendi özelimde “kilo vermek” gibi “çok büyük” dertlerimiz vardı.

Basit, sıradan ama mutlu çocuklar, gençlerdik…

Yaşımızı, yaşımızda, yaşamamız gerektiği gibi yaşadık…