Sevgili Oğlum,

Bir gün bana desen ki “anne sizden, kitaplardan ya da yaşayarak öğrenemeyeceğim nedir?” diye; hiç tereddüt etmeden “kadınlar” cevabını veririm sana…

İnan bana, bir kadını anlamaya, tam anlamıyla tanımaya bütün bir ömrün yetmez.

Yıllar önce yazdığım bir yazı geliyor aklıma; bir kadın ayakkabıya benzer bebeğim…

Hep bambaşka renk ve çeşitlerde çıkar karşına…

Kimi vardır vitrinde görür bir anda tutulursun, ama ilk denemede “arkadan vurur…”

Belki yine de çok sevmişsindir onu… Diretirsin, “acaba birlikte oldukça değişir mi, bana uyum sağlar mı” diye hemen vazgeçemezsin ondan…

Acıyı azaltmak için pamuklar, yara bantları koyarsın yüreğine… Bir süre kendini kandırsan, acını unutsan da, ilk fırsatta arkadan vuracaktır yine…

Kimi vardır yumuşacıktır, sevgisiyle tamamen sarar seni… Öyle ki varlığını bile unutursun… Sanki hiç ayakkabı giymemiş de yalın ayak yürür gibi, “yalın yürek” hissedersin onunla kendini… Keyifle ıslık çalarsın…

Kimi sağlam dosttur… Zorluklar yıldırmaz onu, hep yanındadır…

Kiminin ise ilk “fırtınada, yağmurda” altı açılır, su almaya başlar ilişkiniz… İliklerine kadar üşürsün…

Kiminin görünüşü güzel olmakla birlikte “malzemesi” kalitesizdir… Hava aldırmaz sana, için sıkılır… Canını yakan “nasır” uyutmaz seni geceleri, kesip atmak istersin ama korkarsın daha çok kanamasından…

Kimi klasik ayakkabılar gibi ağır, gelenekseldir; kimi ince topuklu seksi ayakkabılar gibi ateşi, arzuyu, çılgınlığı çağrıştır…

Kimi “yazlık ayakkabılar” gibi kısa ömürlü, kimi “spor ayakkabı” gibi olmazsa olmazdır…

Kimi çizme gibi korumacı, kimi terlik gibi özgürlüğe sevdalı…

Kimi ise dolabının, hayatının bir köşesinde unuttuğun, sonra büyük bir sevinç ve özlemle sarıldığın…

Aslında her kadın “hepsinden” birazdır…

Her mevsime, her ruha, her yaşa göre kimlik değiştirir kadınlar…

Asla bilemezsin, tam anlamıyla tanıyamazsın…

Kahkahalarına karışmış gözyaşlarını, ağlarken içten içe gülmesini göremezsin çoğu zaman…

Aşkından öldüğünü söyleyen bir kadının, ansızın çekip gitmesini de ondan anlayamazsın…

Sıcaklığıyla seni sarıp sarmalayan bir kadının, öfkesiyle nasıl kor ateşlerde kavurabileceğini anlayamazsın, yaşamadan…

Şunu sakın unutma bebeğim…

Dünyada bir kadının seni sevmesinden daha güven verici ve bir kadının nefretinden daha korkutucu bir şey yoktur…

Sözüm tabii “kadın gibi kadın” olanlara…

Sana neden mi yazdım bütün bunları?

Bu sabah okuduğum bir Hilal kadının yüreği ağlattı beni… 2 kolu, bir bacağı olmayan, bir gözü görmeyen gazi Yılmaz Yiğit’le evlilik haberini okudum bu sabah…

Belki yaşamdan vazgeçmeyecek bir Yılmaz’dı, korkusuz bir Yiğit’ti zaten o; ama hayatına cesaretle, aşkla göz kırpan bir Hilal’le aydınlatmıştı yüreğini…

Bir kadının sevgisiyle, inancıyla nasıl da gururlu dimdik duruyordu ayakta; “ o benim kolum, bacağım, gözüm, kalbim, ilk aşkım, hayatımın anlamı, yaşama hevesim” dediği karısına bakarken…

O Hilal’le o Yiğit, umut verdiler bana bu sabah…

Aşkın böylesine ucuzlatıldığı, şekillere hapsedildiği, evlilik adı altında dahi bir kadının kendini ve ruhunu para için sattığı, değil kolu bacağı üç beş kilo fazlayı ya da kılık kıyafeti bile “engel gördüğü” sahte hayatlarda onların tüm engelleri aşan, güçlü, pırıl pırıl sevdası aydınlattı benliğimi…

Onların bir ömür mutlu olmalarını dilerken senin de karşına hep böyle mert, delikanlı, yürekli, aşık kadınların çıkması için dua ettim gün yüzlüm…

Ve sen hep yalın ayak yürür gibi “yalın yürek” devam edesin hayatına; bir kadının sevgisiyle çoğalarak, tamamlanarak diye…

Annen
11 Temmuz 2010


 

Reklamlar