Etiketler

Yaşlandığımı bana net bir şekilde hatırlatan iki şey var: çevremdeki doğumların ve ölümlerin artması…

Gün geçmiyor ki çocukluk arkadaşlarımın birer birer ana baba olduğunu görmeyeyim.

Ya da ben çocukken, çok yaşlı olduğuna inandığım, gerçekte benim şimdiki yaşlarımda olan, aile fertlerini, dostlarını ardı ardına yitirmeyeyim.

Dün yine birini uğurladık sonsuzluğa.

Hepimiz üzülmekle sevinmek arasında kaldık.

Sevindik çünkü O’nun için adı gibi Kurtuluş’tu ölüm, çünkü 10 yıldır hastaydı.

Çünkü bazen öyle seversiniz ki birini, onun huzuru için özgürlüğe kavuşmasını istersiniz; sevginize ve iliklerinize kadar özleyeceğinize bilmenize rağmen.

Üzüldük çünkü yüreğiyle, beyefendiliğiyle, entelektüelliğiyle, hoşgörüsüyle, gülünce kısılan maviş gözleri ve şahane sesi ile hepimizin, tüm ailenin yaşamını bir şekilde etkilemiş, sevgi ve saygısını kazanmış birini yitirdik.

Benim için ise çok daha farklıydı yeri.

Ben Ankara’daki ilk evimin sahibi, bana kapısını ve sofrasını, dahası kucağını açan huysuz ve tatlı ihtiyarı yitirdim.

Aslında üçüncü defa dedemi yitirdim ben.

Annemin eniştesi, benim dedem, oğlumun da tek büyük dedesi gitti.

Yoğurt suyunu içmek için kavga ettiğim, vergi iade formlarını bana doldurttuktan sonra güvenmeyip de tek tek kontrol ettiği için söylendiğim dedemi yitirdim.

Gecenin bir vakti hastalandığımda beni apar topar doktora götüren ve sırf o gecenin hatırına (ve tabii ki sadece bir kerelik!!) ertesi gün yoğurt suyunu içmeme göz yuman hoşgörülü insanı yitirdim.

Karısına, çocuklarına ve torunlarına duyduğu sınırsız sevgiye hayran olduğum bir adamı yitirdim.

“Erkek adam ağlamaz” lafının tersine, güzel bir şarkı dinlediğinde, sevdikleri ona sürpriz yaptığında, annesini özlediğinde gözyaşlarını akıtmaktan çekinmeyen “cesur bir erkeği” yitirdim.

Canım eniştem, dedem, biliyorsun ki annemin babamın, ailemizin hepimizin hayatında öyle ya da böyle bir iz bıraktın…

Ama benim için, kozamdan çıkıp da geldiğim Ankara’da sığındığım ilk limandın.

Seni en çok o zaman tanıdım, en çok o zaman sevdim ve belki de en çok o zaman kızdım sana.

İnan ki, camda beni beklediğinde kızarken nedenim, taşradan gelmiş bir kız çocuğu için endişelenen birinin önemini görebilecek kadar olgun olmamamdı.

Ve sen evini, ailesini, arkadaşlarını özleyen bana öyle güzel, öyle sıcak bir ev sundun ki, okul bitse de dönsem dediğim Ankara “evim” oldu benim.

Kendimi en güvende hissettiğim yer oldu, ben bile farkına varmadan.

Bil ki seni son kez gördüğüm geçen Bayram günü, oğlumla bana bakarken akıttığın sessiz gözyaşları, anlattı bana her şeyi.

Anlattı bunca yılın sevgisini, “afferim kızım” dediğini, çünkü bilirim en önemlisi ailedeydi, ailedir senin için.

18 yaşında yanına gelmiş kız çocuğunun büyüyüp de anne olduğunu bir kez daha gördün, mutlu oldun ve rengi solsa da içtenliği hiç değişmeyen gözlerinle hissettirdin duygularını, bir ömürlük işledin yüreğime.

Seni tanıdığım, seninle geçirdiğim her gün için teşekkür ederim, önce Tanrı’ya sonra sana…

Bir erkeğin en büyük gücünün ailesine duyduğu sevgi, en büyük gururunun onların mutluluğu olduğunu bana gösterdin.

Ve biz seni yarın en sevdiğin, en “sen” olan dizelerle uğurluyoruz:

Uludağ’da çamlar, çam dibinde kar var, sonsuzluğunda huzurun bol olsun Kurtuluş Kantar…

Güle güle, eniştem, dedem, yuvam…

27 Kasım 2012

 

 

 

Reklamlar