Sevgili Oğlum,

Büyüdükçe öğreneceksin, biz Türkler çok misafirperver insanlarızdır.

Hepimizin evinde misafir yemek takımları, çarşafları, havluları bulunur, ki bunlar genelde evimizin en kaliteli ürünleridir.

Benim çocukluluğumda salonlar bile misafirden misafire kapısı açılan odalardı.

Yani biz genelde “kendisi için” değil, “başkalarının memnuniyeti” için hareket etme duygusuyla büyütülürüz.

O yüzden sen de gazete okuyacak yaşta olsaydın, muhtemelen şaşırmazdın Amerikalı kadıncağızın bir haftadır ilk sayfalarda manşette yer almasına.

Nitekim canım ülkemde her gün birden fazla kadının işkence ve tehditlere maruz kaldığını, dövüldüğünü, öldürdüğünü, tecavüz edildiğini görmek mümkün.

Lakin bunlar değil manşet, üçüncü sayfada minicik bir haber bile olmuyor çoğu zaman.

Hakkını da yemeyeyim sevgili habercilerin.

Geçenlerde büyük gazetelerin birinde ilk sayfada yer almıştı kadına yönelik şiddet.

Ama tabii birisi üç çocuğuyla birlikte olmak üzere, dört kadının aynı gün öldürülmüş olması da ufak bir detaydı.

Şimdi ne isimlerini hatırlıyoruz ne de sorumlulara ne ceza verildiğini biliyoruz.

Kocası, kayınvalidesi ve kayınpederi tarafından tuvalette ölüme mahkum edilip, sadece 30 kiloluk bir bedenle ve hepimizin vicdanının ağırlığıyla hayattan ayrılan Melek davasında dahi tüm suçlular tutuksuz yargılanıyor.

Peki bu kadınlar manşetleri kaplıyorlar mı?

Ya bizim sesimiz yeterince çıkıyor mu?

Kadınları, minicik çocukları kendi cehennemlerinde yalnız bırakmıyor muyuz?

Devleti temsil eden görevliler “en fazla ölürsün, ölüm Allahın emri” diyor da yer yerinden oynuyor mu?

Oynamaz gün yüzlüm.

Neden oynamaz biliyor musun?

Çünkü Saral Sierra, kendi ülkesinde sadece kadın değil, en başta insandır.

Yabancı bir ülkede başına geleni çözmek için, gerekirse Amerikalı ajanların seferber edildiği bir can’dır.

Ve bizim tek üzüntümüz, misafir gelmiş bir kadının vahşice öldürülmesidir.

“Elalem ne der, ülkemiz için ne düşünür” endişesidir.

Aksi olsa, kendi tozumuzu pisimizi halının altına süpürmezdik.

Misafire özen gösterirdik elbette ama en az onun kadar belki çok daha fazla kendimiz için de temizlenirdik üzerimize yapışmış bu vicdan lekesinden.

Ve kadınlarımız, Nazım’ın dediği gibi; “soframızda yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız… Anamız, avradımız, yarimiz… Hem her şeyimiz olup, hem de hiçbir şey gibi davrandığımız kadınlarımız” kendi sarmallarında bir bir yitip gitmezdi.

Annen

 

 

 

 

Reklamlar