Sevgili Oğlum,

Anneler günü yaklaşıyor. Bu seninle yaşayacağımız beşinci anneler günü.

Bu beş yılda sana nice mektup yazdım, kimi çevremizde olup bitenler, kimi o anki ruh halim, kimi de öğüt.

Ama bugün sana beş yıllık (tecrübesiz) anneliğimden ne anladığımı yazacağım.

Hemen endişelenme, sadece duygusal şeyler yazacak havada değilim bu sabah.

Evet, annelik dünyanın en olağanüstü tecrübesi, ama diğer taraftan da akılla yapılacak bir iş değil.

Bir kere uykusuzluğa tahammül edebilme, gecenin bir vakti uyandıktan sonra tekrar uyuyabilme becerisini kazanmaktır annelik.

Çocuğu uyuturken uyuyakalmak, bir anda uyanıp panikle koşarak babanın kucağında sırıtan veleti görüp de “oh” demektir.

Gaz çıkarmaktan daha mühim bir hadise olamayacağına aylarca inanmak ve her saat, bıkmadan bir karpuzu kucağında dolaştırabilmektir.

Özene bezene alınmış ipek ve saten yatak takımlarına, yeni koltuklarına işenmesini, hemen hemen bütün kıyafetlerine kusulmuş olmasını konu etmemektir.

Bezden kurtulduğuna sevinip, olur olmadık yerlerde tuvalet ararken söylenmektir.

Her gün bir ahtapotu giydirme mücadelesi vermektir.

Ocağın, basamakların, prizlerin, bıçakların, arabaların yani evdeki ve sokaktaki muhtelif şeylerin aslında potansiyel bir cani olduğunu fark etmektir.

Sadece zeytinyağlıların değil tüm yemeklerin soğuk yenebileceğini öğrenmektir. Ucu ısırılmış, hatta biraz çiğnenip tükürülmüş yemekleri dahi atılmasın diye yiyebilmektir.

Üç günlük bebeğe bakıp da “ileride nasıl birine aşık olacak acaba?” kıskançlığı yaşamak ve onu üzen erkeğe ya da kadına yapabileceklerini düşünme manyaklığıdır.

Hafta sonu, akşam, tatil gibi sosyal programları ayarlarken “nereye gidelim?”den önce “çocuğa kim bakacak?” ya da “çocukla beraber gidilebilir mi?” sorularının cevabını bulmaktır.

Kavgayı da, romantizmi de, tutkuyu da, sarhoşluğu da, üzüntüyü de, kızgınlığı da uyku saatine denk getirebilmektir.

Arkadaşlarının doğum günlerinde, parklarda, salıncakta, su kaydırağında asla yorgun düşmemek, tersine eğlenceye katılmaktır.

Çocuk programları izlemekten iq’nun gittikçe düşmesidir. (ki ben yalnız gittiğim bir iş seyahatinde otel odasında çizgi film izleyerek çalıştığımı biliyorum)

Konuşmayı, yürümeyi, çatal bıçak kullanmayı sil baştan öğrenmektir.

İlk kelimesi “anne” olsun diye gizli gizli mücadele sürdürmektir.

İlk adımlarını attığında sevinçten ağlamak, sonra da sokakta dilin dışarda peşinden koşarken onu bağlama isteğini şiddetle hissetmektir.

Hastalandığında, “iyileşsin de yeter ki yaramazlık yapsın” diye dua etmek, üç gün sonra bu duayı hafızandan silmektir.

Okulu, dersi, sınavı derken yeniden öğrenci olmaktır.

Bitmez tükenmez sorulara yanıt aramak, içinden çıkamayınca babasına satmaktır.

Ama bütün bunlar yüzünden “birkaç gün gitsem de kafamı dinlesem” derken, birkaç saat içinde bile deli gibi özlemektir…

Ayrı kaldığında üzerinden çıkan kıyafete sarılıp da yatmaktır… Kokusunu şişeye koyup da parfüm yapmayı düşünmektir…

Birlikte yaramazlık yaparken, şahane kahkahalar atmaktır…

Acısını, gözyaşlarını kendi içine çekmeyi istemektir… Gerekirse karşılıklı ağlayarak özür dilemektir…

Her gün geleceğe dair hayal kurmaktır…

Birini kendinden çok sevmektir… “Seni seviyorum” diye boynuna sarıldığında, dünyanın en zengin insanı gibi hissetmektir.

En kötü gününde bile asla pes edemeyeceğin bir nedenin olduğunu bilmektir…

Yani her gün küfretmekle şükretmek arasında gidip gelen bir delilik halidir…

Dedim ya, o nedenle de akılla değil ancak yürekle yapılacak iştir…

Hayatımın en büyük macerası için teşekkür ederim gün yüzlüm…

İyi ki varsın, iyi ki her gün böyle delirtiyorsun beni…

Annen

 

Reklamlar