Gazeteler siyaset haberleriyle dolu…

Parti liderlerinin peşinde koca koca adamlar, eğitimli modern kadınlar… Ayrılanlar, katılanlar, dönenler, kalanlar, listeler listeler… Gülüyorum…

Ama minicik bir haber var orta sayfada, okuyorum… Yüreğim sıkışıyor…

Öz oğlunun üzerine kaynar su döken bir anne, buz kestiriyor beni…

O sıcak suyun acısıyla kıvranan minik gözler, soğuktan titretiyor tüm duygularımı…

Devamını okuyorum haberin… 16 yaşında tecavüze uğramış, 17 yaşında anne olmuş kadını ağına düşüren bir fuhuş çetesi… Ayakbağı olan oğluna kızan, işe gideceği gün çok ağladığı için üzerine kaynar su döken bir anne…

Türk filmlerinde ne çok izlemiştik benzer hikayeleri değil mi? O filmler mi gerçek oldu, yoksa gerçekler filmleri bile mi bastırdı?

Aklım almıyor…16 yaşındaki bir kızın hayata dair bütün umutlarını kora çevirenleri de, hiç utanmadan bunu paraya dönüştürenleri de…

Sanki kendi yanığını bastırsın diye oğlunu yakmış ana…

Düşünüyorum, bulamıyorum… Doktorların sayesinde o çocuğun vücudundaki tüm yanıklar gün olup geçse bile ruhunda, yüreğinde oluşan yanıklar için bir merhem var mıdır acaba?

Haberi okuduğumdan beri aklımda hep o dizeler:

Ağlama küçüğüm, ağlama, kimse görmesin…
Git ve bir tutam gözyaşı bırak,
Bir tutam sevgi bırak, gizlice…

Bırak ki hatırlayalım yine “insan” olduğumuzu… Bırak ki vicdanımızın üzerindeki tozları temizleyelim…

İnsanlığımızın “yanık izlerine” merhem ol küçüğüm… Yine sevelim yaradılanı Yaradandan ötürü…

Ağlama sen küçüğüm… Yakışmaz o masum yüzüne keder…
Ne olur ağlama sen ve affet bizi… Affet ki utanalım “büyüklüğümüzden”…

Asıl ağlaması gereken biziz… Senden daha büyüğüz, ama yüreği “küçükleriz”…

Yitirdiğimiz insanlığımız için matemdeyiz…

Ağlama sen küçüğüm, sakın ağlama…

 

 

Reklamlar