Küçük bir çocukken büfenin önüne geçer, hayranlıkla annemin kristallerini izlerdim.

Camın ardından, mağrur ama öte yandan çapkın bir şekilde gülümserlerdi bana. “Hadi aç camı, al beni avuçlarına, dokunmadan hissedemezsin” derlerdi sanki…

Büyülenmiş gibiydim, hiçbir oyuncak böylesine cezbetmezdi beni.

Üzerine vuran güneş ışıkları mı daha çok parlatırdı kristalleri, yoksa onlar yansıttığı için mi güneş daha aydınlık vururdu salonumuza bilemedim.

Ama yasaktı kristallerle oynamam. Onlar değerliydi, bense kırabilirdim…

Hiç dokunmadan, hep bir camın ardından izledim.

Parlak taşlardan gözünü alamayan bir karga misali, kaçak ve gizli bir sevda yaşadım kristallerle… Kimbilir, belki kimse olmasa ansızın alıp kaçabilirdim birini.

Hiç yapamadım…

Sonra da hep korktum…

Ne zaman karşıma bir “kristal yürek” çıksa büfenin ardından şaşkın şaşkın bakan küçük çocuk oldum…

Parlaklığından gözlerimi alamadım.

Elimi uzatmak, dokunmak, hissetmek istedim… Çekindim…

Uzaktan izledim ürkek ürkek…

Yansımaları içimi aydınlattı…

Ama sanki bir adım atsam, camı açıp dokunsam kıracakmışım gibi geldi…

Öylesine az, öylesine paha biçilemezlerdi ki…

Her kıvrımından başka bir dünya yansıtıyordu kristal yürekler…

Güzel ve mağrurdurdular…

Aynı anda hem mütevazi hem de kibirliydiler…

Hem sevgi dolu bir kucak hem de nefretiyle köze çevirecek bir ateştiler…

Hem merhametli hem de korkutacak kadar acımasızdılar…

Hem akıl, hem çılgınlıktılar…

Hem sevgi, hem özlemdiler…

Hem dost, hem yardılar…

Gözalıcı şekilde parlayan ama günışığında sahtelikleri ortaya çıkan taşlara karşılık, yürek gibi yürektiler…

Nasıl dokunurdum ki kırmaktan korkmadan?

Büfenin ardından bakakaldım büyülenmiş bir şekilde…

Ne camı açıp avuçlarıma alabildim, ne de gözlerimi ayırabildim…

Ben henüz küçük bir çocukken sevdalandım kristale, kristal yüreklere…

Ama ne çocukken ne de şimdi, hiç kimseye söyleyemedim…

Reklamlar