Dört gündür Van’daydım, yıllardır gitmek isteyip de gidemediğim, ışığını doğudan yükseltip batıda gönlümü kamaştıran, ısrarla beni davet eden masal şehrimdeydim…

Sait Faik’in, “İçilmeyen suları gibidir her şeyi, tadına ancak seyirle varılır” dediği Van’ı seyretmeye doyamadım… Bir türlü alamadım, ne gözümü ne de gönlümü…

Yetmezmiş gibi, Doğu’nun bu bereketli vahası hayata dair tüm bildiklerimi altüst etti dört günde…

Gölü, denizi mavi zannederdim, ama ne bilirdim Urartu Güneş Tanrısı Shivini’nin bana edeceği oyunu?

Güneşin yansımasıyla renk değiştiren, turkuazın en güzelini, yeşilin coşkusunu, beyazın derinliğini aynı anda yansıtan bir “kristal”miş meğer, burada öğrendim…

Gün geceye dönerken, alıyla moruyla turuncusuyla binbir rengin Van Gölü üzerinde bitmek bilmeyen valsine alkış tuttum…

Üstelik “göl” sandığım, alıştığımın aksine yüksekleri mesken tutmuş, suyun nerede bitip, göğün nerede başladığını anlayamadığım bir “deniz”miş…

Ben şaşkınlıkla bakarken, sisler içinde bir hayal gibi gölü saran Süphan Dağı karlı bıyıklarının altından güldü bana… “Üzülme yolcu, ne ilk, ne de sonsun” der gibi…

Otelimizin evsahibi, bir gözü mavi diğeri yeşil o Van Kedisi hayata bizim “tek renkli” bakmadığı için mi bu kadar huzurlu bu kadar uysaldı, bilemedim…

Sordum, cevap vermek yerine iyice sokuldu bana, sıcaklığı tam göğsümün üzerinde, güzel gözlerine daldım gittim…

Kurulduğu tepenin üzerinde yere göğe hakim Kale’nin eteğinde hayatımın en keyifli nargilelerinden birini içerken, geçmiş ve gelecekle yarenlik ettim…

Yılmamak, kafa tutmak, mücadele etmek ne demekmiş ben burada gördüm…

Ne Tamara’ya aşık çobanın yüreğinde yaktığı ateşi söndürebilmiş dev dalgalar, ne “inci kefallerinin” inadını kırabilmiş ters akan suyun yönü…

Çoban kendini göle, kulaçlarını sevdasına atmış; kefaller hala şelalenin tersine atlıyorlar pes etmeden…

“Ah Tamara” diyecekler belki de dilleri olsa, “sevdalıları derinliklerinde misafir eden güzeller güzeli mavilikte bir başına öyle mahsun durma, çoban vazgeçmedi aşkından, biz geçer miyiz?”

Ve ben, yönünü değiştiremediğim tüm sularda, bir inci kefali olup ters yöne atlamayı diledim içimden…

Dönüş vakti gelip de uçak havalandığında birkez daha baktım denize, dağlara, güneşe…

Van’ın büyüsü esir etti, sevdaya düşürdü gönlümü…

Doğunun ışığı herzaman olduğu gibi, ama bu kez Van’da aydınlattı içimi…

Daracık yolları, haşmetli dağları, efsaneleri, gülen gözleri, dost insanları bir kez daha susuzluğumu giderdi…

Ah Tamara, çobanla senin aşkının şahidi sodalı suda beyazlattım ben yüreğimi…

Reklamlar